Hayatım boyunca bir yanım dünyayı anlamaya, diğer yanım onu yeniden kurmaya çalıştı.
29 yaşındayım ve İstanbul’da yaşıyorum. Geride bıraktığım yıllara baktığımda, birbirinden oldukça farklı görünen yolların aslında aynı yere çıktığını düşünüyorum: öğrenmeye, üretmeye ve kendime ait bir yer bulmaya duyduğum bitmeyen ihtiyaca.
Çocukluğum Tokat’ta geçti. Küçük yaşlardan itibaren dersleri kolay kavrayan, okulun parlak öğrencilerinden biriydim. SBS’de Türkiye derecesi yaptım ve Tokat Fen Lisesi’ne girdim. İstanbul’da okuyabilecek bir puanım olmasına rağmen, o yaşın kendine özgü dünyasıyla, arkadaşlarımdan ve bildiğim hayattan ayrılmayı istemedim.
Fen lisesinde matematik, geometri, fizik, kimya ve biyolojiyle uğraşırken zihnimin bir tarafı hep başka şeylerle meşguldü. Kimi zaman laboratuvarda kimi zamansa dersin ortasındayken defterimin kenarında hikayeler yazıyordum. Henüz tamamlanmamış romanlar kuruyor, karakterler yaratıyor, hiç yaşamamış insanların hayatlarına birkaç sayfalığına misafir oluyordum.
O zamanlar bunu bir yetenek ya da gelecek planı olarak görmüyordum. Yazmak, benim için düşünmenin başka bir biçimiydi.
Liseden sonra yine alışılmış yolun biraz dışına çıktım. Fen lisesinden mezun olanların büyük bölümünün tıp ya da mühendisliğe yöneldiği bir dönemde hukuk okumaya karar verdim. Biraz aykırıydım, biraz da kelimelerin gücüne güveniyordum. Lisede münazaralarda konuşmayı, bir düşünceyi savunmayı, karşımdakini ikna etmeyi seviyordum. Bir yandan da adalet fikri beni kendine çekiyordu.
Böylece Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne gittim ve avukat oldum. Ancak insan bazen kendisini bir mesleğe yerleştirdiğinde bile zihninin geri kalanını susturamıyor.
Ben susturamadım.
Başka bir alanı merak ettim ve yazılım öğrenmeye başladım. Swift öğrendim, iOS geliştirdim, teknoloji sektörünün içine girdim. Sonra başka bir hayatı denemek için Dubai’ye gittim. Bir süre orada yaşadım.
Dışarıdan bakıldığında bütün bunlar birbirinden kopuk kararlar gibi görünebilir. Hukuk, teknoloji, başka bir ülke, başka bir başlangıç…
Oysa benim için hepsinin altında aynı dürtü vardı:
Bir şey daha öğrenmek. Bir ihtimali daha görmek. Kendime başka bir kapı açmak.
Ve bütün bu değişimlerin arasında, çocukluğumdan beri peşimi bırakmayan bir şey vardı:
Yazmak.
Pandemi döneminde, hayatın bir süreliğine dışarıdan çekilip insanı kendi içine bıraktığı o tuhaf günlerde, yıllardır zihnimde taşıdığım bir romana yeniden döndüm. Bu kez yalnızca birkaç sayfa değil, yüzlerce sayfa yazdım ve internette yayımladım.
Zamanla binlerce insan okudu. Çok kısa bir sürede yirmi binin üzerinde okumaya ulaştı. Daha sonra aylar, hatta yıllar geçtiği halde o romana dönüp yorum bırakan, devamını beklediğini söyleyen insanlar oldu. Beni en çok şaşırtan şey, romanın benden çıktıktan sonra da yaşamaya devam etmesiydi. Ben başka hayatların peşinden giderken bazı insanlar hala o kurgunun kaldığı yerde bekliyordu.
Ve belki de yazmanın bende bıraktığı en derin iz tam olarak buydu: Bir insanın zihninde başlayan bir şeyin, başka insanların zihninde kendine bir hayat bulabilmesi.
Buna rağmen devam edemedim.
Hayatın başka ihtiyaçları vardı. Meslek, geçim, gelecek, yeni başlangıçlar… Yazmak her zaman oradaydı ama çoğu zaman ertelenebilen şeylerin arasına girdi.
Garip olan şu ki insanın gerçekten sevdiği şeylerden vazgeçmesi her zaman büyük bir kararla olmuyor. Bazen yalnızca “daha sonra” diyerek oluyor.
Ben de uzun süre “daha sonra” dedim.
Şimdi 29 yaşındayım.
Bazen kendimi bu yaşa hiç ait hissetmiyorum. İçimde hala defterinin kenarına hikayeler karalayan, bir karakter yaratıp onun hayatını merak eden o kız var. Bazen de 29’dan çok daha fazlasını yaşamışım gibi hissediyorum. Belki insanın yaşı, yalnızca takvimde ilerleyen yıllardan değil; vazgeçtiklerinden, yeniden başladıklarından, öğrendiklerinden ve içinde taşıdığı ihtimallerden oluşuyor.
Ben hala öğreniyorum.
Hala merak ediyorum.
Hala bir şeyin nasıl çalıştığını anlamadan rahat edemiyor, bazen bir düşüncenin peşinden saatlerce gidiyor, bazen de hiç yaşanmamış bir hayatı zihnimde kurup onun içinde dolaşıyorum. Ama artık bütün bunların arasında değişmeyen şeyi daha iyi görüyorum.
Ben yazıyorum.
Belki her zaman gerektiği kadar değil. Belki olması gerekenden çok daha fazla erteleyerek.
Ama yazıyorum.
Bu siteyi de yıllardır içimde taşıdığım o tarafı artık hayatımın kenarında tutmamak için açtım.
Burada okuduklarımı, öğrendiklerimi, düşündüklerimi, hayal ettiklerimi ve dünyaya bakarken zihnimde birikenleri paylaşacağım.
Bazen bir fikrin peşinden, bazen bir hikayenin, bazen yalnızca tek bir cümlenin.
Çünkü hayatım boyunca farklı yollar denedim. Belki hala kendime ait olan yeri arıyorum. Ama artık biliyorum ki nereye gidersem gideyim, yanımda getirdiğim şeyler var.
Düşünmek. Hayal etmek. Yazmak.
Ve belki bu kez, yazdıklarımı yarım bırakmadan, kendi sesimin peşinden biraz daha uzun yürümek istiyorum.