Kendime Ait Bir Oda

Game of Thrones’u ilk kez izliyorum. Yıllarca, etrafındaki bütün o büyük kalabalığa rağmen, dizinin yanından geçip gitmişim. Taht savaşları, hanedanlar, bitmek bilmeyen iktidar mücadeleleri bana hiçbir zaman izleyecek kadar merak uyandırıcı gelmedi. Belki de bunca yıl başlamamamın sebebi buydu; o dünyanın beni içine alabileceğine pek ihtimal vermiyordum. Sonra, bir hafta önce, büyük bir beklenti taşımadan bir şans vermeye karar verdim.

Birkaç bölüm izleyip bırakacağımı düşünüyordum. Fakat bazı hikayeler insanın planlarına pek aldırmıyor. Bir bölüm daha derken bir gece daha geçti ve ben farkına varmadan Westeros’un içine girmiştim. Şimdi dördüncü sezona kadar geldim. Beni şaşırtan, yalnızca dizinin sürükleyici olması değildi. Bir süre sonra savaşların ve taht kavgalarının kendisinden çok, o dünyanın insanlara nasıl bir hayat biçtiğini düşünmeye başladım. Kimin kimin üzerinde söz hakkı olduğunu, gücün kimde toplandığını ve bir insanın hayatının ne kadarının gerçekten kendisine ait olabildiğini.

Dizide kadınların hayatlarına baktıkça bazı şeyler bana giderek daha fazla dokunmaya başladı. Bir kadının evliliğinin kendi geleceğiyle ilgili bir karardan çok, erkeklerin arasında yapılan bir anlaşma olabilmesi; bedeninin, güzelliğinin ve doğurganlığının neredeyse ekonomik ve siyasi bir değer taşıması; güçlü bir erkeğin yanında bulunmanın bazen güvenlik, bazen tehlike, çoğu zaman da ikisi birden anlamına gelmesi… Soylu olmayan kadınlar içinse hayatın sınırları çok daha başka biçimlerde çizilmişti. Kimin hangi ailede doğduğu, neye sahip olduğu, hangi imkanlarla büyüdüğü, hatta doğuştan gelen özelliklerinin bile hayatının yönünü belirlediği bir dünya vardı. Bir kadın ne kadar güzel, ne kadar akıllı, ne kadar güçlü olursa olsun dünyanın kuralları onun adına çoktan yazılmışsa kendi hayatını kurması ne kadar mümkün olabilirdi?

Bir noktadan sonra insan ister istemez şu soruya geliyor: Bu kadınların başına gelenler yalnızca başka bir çağın acımasızlığı mı, yoksa bugün özgürlük dediğimiz şeyin ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu görebilmemiz için tutulmuş eski bir ayna mı?

İlk bölümlerde buna dışarıdan baktım. Bu dünyanın bana ait olmadığını düşündüm. Çok eski, çok sert, çok acımasız bir dünya gibi geldi. Sonra yavaş yavaş o acımasızlığın yalnızca kılıçlarda olmadığını fark ettim. Asıl acımasızlık, bir insanın hayatını belirleme gücünün başka bir insanın elinde olmasıydı. Kimin konuşacağına, kimin susacağına, kimin gideceğine, kimin kalacağına, kimin evleneceğine, hatta kimin yaşayacağına karar verebilmek. Gücü elinde bulunduran kişinin, karşısındaki insanın iradesini kendi iradesinden daha değersiz görebilmesi.

Belki de iktidarın en çıplak hali tam olarak budur: Bir insanın, başka bir insanın hayatını onun rızasını hesaba katmadan şekillendirebileceğine inanması.

Belki de beni bugünle arasında bir bağ kurmaya iten şey tam olarak buydu. Elbette artık Westeros’ta yaşamıyoruz. İnsanların doğdukları sınıf, aile ya da cinsiyet üzerinden hayatlarının bütün sınırlarının önceden çizildiği bir dünyada değiliz. Fakat güç her zaman kendisini aynı biçimde göstermiyor. Bazen birinin hayatına doğrudan karar vermek şeklinde değil, o kişinin kendi kararını ne kadar özgürce verebildiğini belirlemek şeklinde ortaya çıkıyor.

Tam o sırada nedense kendi hayatımdan bazı sahneler geldi aklıma. Ve aradan yüzlerce yıl geçmiş olmasına rağmen bazı şeylerin ne kadar tanıdık kalabildiğini hissettim.

Bir işyerinde yaşadığım birkaç olayı düşündüm. Birkaç yıl önce, sırf yöneticimin bana yönelttiği uygunsuz ilgi nedeniyle işimi kaybetmiştim. O zaman bunu yalnızca kötü bir iş deneyimi olarak görmüştüm. Sonradan fark ettim ki mesele yalnızca bir insanın sınırlarını aşması değildi; aynı zamanda o sınırı koruyabilecek gücün kimde olduğuydu.

Daha yakın zamanda benzer bir durumla yeniden karşılaştığımda ise bu kez sesimi çıkarmadım. Görmezden geldim. Konuyu büyütmek istemedim. Çünkü işimi kaybetmek istemiyordum.

Ben oraya bir kadın olarak gitmiştim elbette. Ama yalnızca bir kadın değildim. Bir hukukçuydum. Yıllarca okumuş, çalışmış, bir meslek edinmiş, kendime bir hayat kurmaya uğraşmıştım. Orada bulunmamın bir nedeni vardı. Bir iş yapmak, üretmek, para kazanmak ve kendi hayatımı kurabilmek için oradaydım.

Fakat karşımdaki adamın bakışında bütün bunların bir anda silinebildiğini gördüm. Bir insanın yıllarca kendisine eklediği şeylerin, başka birinin gözünde tek bir bakışla nasıl çıkarılabildiğini. Diplomanız, mesleğiniz, emeğiniz, zihniniz, planlarınız ve bütün bunların ardında yıllarca verdiğiniz mücadele dururken bir anda yalnızca nasıl göründüğünüzle tarif edilebilmenin tuhaflığını.

Siz artık bir hukukçu olmaktan önce güzel bir kadın oluyorsunuz. Üzerine söz söylenebilecek, hakkında imada bulunulabilecek, rahatsız edici bir ilginin yöneltilebileceği bir kadın.

Ve mesele yalnızca söylenen sözün kendisi değil.

Mesele, o sözün söylendiği yerde kimin daha güçlü olduğudur.

Çünkü karşınızdaki sıradan bir yabancı değildir. Patronunuzdur.

Bu kelimenin kendisinde bile bir ağırlık var: Patron.

Tahtında oturan bir kral değil belki. Başında taç yok, yanında muhafızları yok, elinde kılıç taşımıyor. Ama sizin hayatınız üzerinde başka türden bir yetkisi var. İşinizi verebilir, işinizi elinizden alabilir, gelirinizi kesebilir, çalışma hayatınızı değiştirebilir. O, sizin geçiminize dokunabilecek bir yerde duruyor; siz ise onun karşısında yalnızca kendi sınırlarınızı değil, geçiminizi de düşünmek zorunda kalıyorsunuz.

İşte bu yüzden bazı sınırların dışarıdan göründüğü kadar kolay çizilemediğini düşünüyorum. İnsan her zaman karşısındaki kişiye “Bunu yapamazsın.” deme özgürlüğüne sahip olmuyor. Bazen işini kaybetmemek için duyduğunu duymamış gibi davranıyor. Bazen ortamı bozmamak için gülümsüyor. Bazen kendisini bile ikna etmeye çalışıyor: “Belki de yanlış anladım.” Çünkü insanın her savaşı kazanmak için verecek gücü olmuyor. Bazı insanlar için sessizlik korkaklık değildir, o gün eve ekmek götürebilmenin bedelidir.

Sonra erkek arkadaşım olaya dahil oldu ve böylece ilkinden daha açık biçimde, aynı meselenin başka bir yüzünü gördüm.

Bir kadının kendi sınırını koyması bazen yeterli olmuyor. Söylediği “hayır”, karşısındaki kişinin gözünde yalnızca bir itiraz olarak kalabiliyor. Ancak aynı sınır bir erkek tarafından dile getirildiğinde, bir anda başka bir ağırlık kazanabiliyor. Bunu yaşadığımda beni asıl düşündüren, söylenen şeyden çok bunun ne kadar doğal karşılanabilmesiydi.

Neden benim sözüm tek başına yeterli değildi?

Neden bir erkeğin varlığı, benim zaten söylemiş olduğum şeyi daha gerçek, daha ciddi, daha dokunulmaz hale getiriyordu?

Belki mesele tam olarak buydu. Kadının kendi iradesi değil, o iradenin arkasında kimin durduğu önem kazanıyordu.

Game of Thrones’un dünyasında bu çok daha açık. Bir kadının arkasında bir baba, bir koca, bir kardeş ya da bir lord olduğunda dünyanın ona bakışı değişiyor. Bir erkeğin adı, bazen kadının kendi adından daha güçlü bir kalkan haline geliyor. Kadın kendi başına bir özne olmaktan önce birinin kızı, eşi, kardeşi ya da koruması altındaki kişi olarak anlam kazanıyor.

Bugün artık kalelerimiz, hanedanlarımız ve kılıçlarımız yok. Ancak bazı şeylerin yalnızca biçim değiştirdiğini düşünmeden edemiyorum.

Orada bir soylunun sahip olduğu güç vardı.

Burada bir patronun.

Orada bir kadının güvenliği çoğu zaman bir erkeğin varlığına bağlıydı.

Burada bir kadının sınırının ciddiye alınması, bazen yine bir erkeğin varlığıyla kolaylaşabiliyor.

Dünya değişmişti. Ancak güç, kendisine yeni kıyafetler bulmayı öğrenmişti.

Belki modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri de burada başlıyor: Eski biçimleri ortadan kaldırdığımızda eski meselelerin de ortadan kalktığını sanıyoruz. Oysa bazı şeyler yok olmuyor, yalnızca daha incelikli hale geliyor.

Bir kadının bedeni üzerindeki söz hakkı, emeği üzerindeki söz hakkı, ekonomik olarak ne kadar bağımsız olabildiği, hangi koşullarda “hayır” diyebildiği… Bunların hepsi birbirinden ayrı meseleler gibi görünse de aslında aynı sorunun çevresinde dönüyor:

Bir insan kendi hayatının ne kadarına gerçekten sahip?

Bunun yalnızca hukukla ya da başkalarının bize ne yapıp yapamayacağıyla ilgili olmadığını düşünüyorum. Ekonomik olarak ne kadar özgür olduğumuzla da ilgili. Kendi kararlarımızı ne kadar verebildiğimizle, bir ilişkide kendimizden ne kadar vazgeçtiğimizle, bir başkasının sevgisini kaybetmemek için hangi taraflarımızı susturduğumuzla ve hatta hayatımızı kurmaya çalışırken kendimize ne kadar az yer bıraktığımızla ilgili.

Çünkü insan yalnızca bir işe, bir şehre ya da bir ülkeye ait olmak istemiyor.

Bazen bir insana da ait olmak istiyor.

Birinin hayatında kendisine ayrılmış özel bir yer olduğunu bilmenin çok insani bir tarafı var. Sevilmek, seçilmek, bir başkasının hayatında kendisine ayrılmış bir yer olduğunu bilmek… Bunların hiçbirini küçümsemiyorum. İnsan bütün bağımsızlık söylemlerinin arasında bile birinin tarafından seçilmek, korunmak ve sevilmek isteyebilir. Bir başkasının hayatında kendisine ayrılmış bir sandalye olduğunu bilmenin kendine özgü bir huzuru var.

Fakat zamanla birbirine karıştırdığım iki şey olduğunu fark ettim: Birine ait olmak ve kendine ait olmak. Biri insanın kalbine dokunuyor. Diğeri hayatının temelini kuruyor.

Birinin beni seçmesini istemekle kendimi seçebilmek aynı şey değil. Birinin yanında güvende hissetmekle, güven duygusunu bütünüyle başka bir insanın varlığına teslim etmek arasında da büyük bir fark var. Bir başkasının beni korumasını istemekle, kendimi koruyabilecek bir hayat kurmak da aynı şey değil.

Belki de yıllardır aradığım şeyin adı yalnızca aidiyet değildi.

Belki biraz da güvenlikti.

Bir yere yerleşmek, bir meslekte tutunmak, ekonomik olarak bağımsız olmak, birinin hayatında kalıcı bir yer edinmek… Bunların hepsinin altında aynı arzu vardı: Artık sürekli tetikte olmak zorunda kalmayacağım bir hayat kurmak.

Bunu kendi hayatımda da görüyorum. Hukuk okudum. Avukat oldum. Sonra başka bir şey öğrenmeye karar verdim ve yazılım öğrendim. Başka bir alanda kendime yer açmaya çalıştım. Dubai’ye gittim. Başka bir ülkede, başka bir düzenin içinde kendime bir hayat kurabilir miyim diye baktım. Sonra yeniden döndüm. Bağımsız çalışmaya başladım. Her seferinde yeni bir kapının önünde durdum.

Bunlara bugün baktığımda “Ne kadar dağınık yaşamışım.” demek istemiyorum. Çünkü değildi. Ben yalnızca hayatımı kurmaya çalışıyordum.

Fakat belki de yıllardır fark etmeden yaptığım başka bir şey vardı: Hayatımı kurarken, hayatımı yaşamayı erteliyordum.

Her yeni başlangıcı gerçek başlangıç zannediyordum. Sanki bir sonraki iş olduğunda biraz daha rahatlayacaktım. Biraz daha para kazandığımda kendimi güvende hissedecektim. Bir yere yerleştiğimde ait olacaktım. Kariyerim oturduğunda yazacaktım. Hayatım sakinleştiğinde kendime dönecektim.

Hep biraz sonra.

Biraz ileride.

Bir sonraki dönemde.

“Sonra” kelimesinin insana bu kadar masum görünmesi tuhaf. Çünkü “sonra” vazgeçmek gibi hissettirmiyor. Bir şeyi reddetmiyor, yalnızca geleceğe gönderiyor. Bu yüzden tehlikesini fark etmek zor. Oysa insan bazen hayatının en önemli parçalarını büyük kararlarla değil, küçük ertelemelerle kaybediyor.

Ben yazmayı da böyle erteledim.

Oysa yazmak benim için hiçbir zaman gelip geçici bir heves olmadı. Çocukluğumdan beri hayatımın bir yerinde hep vardı. Bazen bir defterin kenarında, bazen zihnimde kurduğum farklı dünyalarda, bazen de yıllarca tamamlanmayı bekleyen bir romanın sayfalarında…

Bir cümle, bir görüntü, bir insan, bir kitap, bir şehir, bazen yalnızca bir bakış. Bir şey zihnimde yer ettiğinde onu anlamlandırmanın yolu çoğu zaman kelimelerden geçiyor. Yazmak benim için yalnızca anlatmak değil, düşüncenin kendisine biçim vermek.

Pandemi döneminde, yıllardır zihnimde taşıdığım romana yeniden döndüm. Bu kez birkaç sayfalık taslaklarla yetinmedim. Yüzlerce sayfa yazdım. Romanı internette yayımladım ve zaman içinde yirmi binin üzerinde okunmaya ulaştı. Aylar, hatta yıllar sonra romana dönüp yorum bırakan, devamını beklediğini söyleyen insanlar oldu.

Beni en çok şaşırtan şey, romanın benden çıktıktan sonra da yaşamaya devam etmesiydi. Ben başka bir hayatın peşinden giderken, bazı insanlar hala benim kurduğum dünyanın kaldığı yerde bekliyordu.

Bir insanın zihninde başlayan bir şeyin, başka insanların zihninde kendisine bir hayat bulabilmesi fikri beni bugün bile etkiliyor.

Belki yazarlığın en büyüleyici tarafı budur. İnsan kendi yalnızlığından bir şey çıkarıyor ve o şey, bir başkasının yalnızlığına ulaşıyor. Arada hiçbir tanışıklık olmadan, aynı odada bulunmadan, birbirinin hayatını bilmeden… Bir cümle bir yerden çıkıyor ve başka bir insanın içinde kendisine bir karşılık buluyor.

Buna rağmen devam edemedim.

Hayatın başka ihtiyaçları vardı: meslek, geçim, gelecek, yeni başlangıçlar… Yazmak her zaman oradaydı ama çoğu zaman ertelenebilen şeylerin arasına girdi. Sanki hayatın geri kalanını düzene koyduğumda ona sıra gelecekti. Şimdi bunun ne kadar tehlikeli bir düşünce olduğunu daha iyi anlıyorum.

Çünkü hayat hiçbir zaman bütünüyle hazır hale gelmiyor. Her zaman ödenecek bir şey, bulunacak bir iş, düzeltilecek bir mesele, verilecek başka bir karar oluyor. İnsan hayatını yaşamaya başlamadan önce hayatının tamamlanmasını beklerse beklemek kendi başına bir yaşam biçimine dönüşebiliyor.

Belki de bu yüzden birkaç gün önce Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sını tekrar okurken bazı cümleler bana yalnızca edebiyat üzerine söylenmiş gibi gelmedi. Belki insanın kendisine ait bir odaya ihtiyacı yalnızca yazabilmek için yoktur.

Kendisine ait bir hayatı olduğunu hatırlayabilmek için de vardır.

Bir oda, kapısını kapatabileceğin dört duvar olabilir elbette. Fakat bundan daha fazlasıdır. Kimsenin senden ne olman gerektiğini istemediği, kendi düşüncelerinin başkasının sesinden önce duyulabildiği bir alan. Kendi paranın, kendi zamanının, kendi kararlarının ve kendi sesinin bulunduğu bir yer.

Kimsenin seni yalnızca birinin kızı, sevgilisi, eşi, çalışanı ya da güzel kadını olarak tanımlayamadığı bir yer.

Kendin olarak kalabildiğin bir yer.

Belki bir kadının gerçekten özgürleşmeye başladığı yer, başkalarının hayatındaki konumundan bağımsız olarak kendi hayatının öznesi olabildiği yerdir.

Bu yüzden ekonomik bağımsızlıkla yazmak arasındaki bağın sandığımdan daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Kendi paran yalnızca daha rahat bir hayat satın almaz; bazen sana “hayır” diyebilme hakkı verir. Kendi işin yalnızca bir kariyer değildir; bazen bir başkasının seni nasıl tanımlayacağına karşı elindeki en güçlü dayanaklardan biridir. Kendi zamanın yalnızca boş zaman değildir; bazen kim olduğunu hatırlayabilmen için gereken alandır.

Ve belki bütün bunların altında daha basit bir ihtiyaç var:

Kendine ait olmak.

Uzun zamandır kendimi hiçbir yere tam olarak ait hissetmediğimi düşünüyorum. Belki bu yüzden hayatımın farklı dönemlerinde şehirleri, işleri, ülkeleri, meslekleri değiştirmeyi düşündüm. Bir yerde kök salmanın ne demek olduğunu anlamaya çalıştım. Fakat şimdi geriye baktığımda, belki de sorun yalnızca nereye gideceğimi bilmemem değildi.

Belki insan kendisine ait bir yer kurmadan hiçbir yere tam olarak ait hissedemiyor.

Bir şehre yerleşmeden önce kendisine yerleşmesi gerekiyor.

Bir eve taşınmadan önce kendi hayatının içine taşınması.

Bir başkasının onu seçmesini beklemeden kendisini seçmesi.

Çünkü insan sürekli bir sonraki hayatın başlayacağı günü beklerse içinde bulunduğu hayatı geçici sanmaya başlıyor. Geçici sandığımız hayatlar ise bazen yıllar sürüyor. Belki benim en büyük yanılgım da buydu.

Bir gün her şey yoluna girecek ve ben o zaman gerçekten yaşayacağım sanıyordum.

Oysa belki yaşamak için hayatın yoluna girmesini beklemek, hayatı yalnızca ertelenebilir bir şey sanmak demek.

Ya bugün sahip olduğum hayat, gelecekteki hayatımın provası değilse?

Ya asıl hayatım buysa?

Eksik olabilir. Belirsiz olabilir. Henüz istediğim yerde olmayabilirim. Henüz istediğim işi yapmıyor, henüz kendime ait hissettiğim bir şehirde yaşamıyor olabilirim. Fakat yine de bugün.

Ve bugün, ertelenemeyen tek şey.

Bu yüzden bu blogu açmak benim için daha büyük bir anlam taşıyor.

Buraya yalnızca yazılar koymak istemiyorum. Bir tür kayıt tutmak istiyorum. Okuduklarımın, düşündüklerimin, öğrendiklerimin, hayal ettiklerimin ve hayatın bende bıraktığı izlerin bir yerlerde kalmasını istiyorum. Belki zamanla burası büyür. Belki burada yazdıklarım bir gün başka bir şeye dönüşür. Belki bir kitaba, belki başka bir hayata, belki yalnızca dönüp baktığımda kendimi hatırlayacağım bir arşive. Ama artık bunun sonucunu bekleyerek başlamayacağım.

Çünkü belki yazmak için önce “yazar” olmam gerekmiyor. Belki yalnızca yazmam gerekiyor.

Belki bir yere ait olmak için önce doğru şehri bulmam gerekmiyor. Belki bulunduğum yerde kendime bir yer açmam gerekiyor.

Belki hayatımı kurmak için önce hayatımın kusursuz hale gelmesini beklemem gerekmiyor.

Ve belki yıllardır aradığım o oda, dışarıda bir yerde beni bekleyen bir yer değil. Belki onu kurmam gerekiyor.

Biraz kelimelerle.

Biraz cesaretle.

Biraz da artık ertelememeye karar vererek.

Game of Thrones izlerken başlangıçta o dünyaya dışarıdan bakıyordum. Kadınların yaşadığı hayat bana çok uzak geliyordu. Şimdi dördüncü sezona gelmişken hala o dünyanın acımasız olduğunu düşünüyorum. Fakat artık yalnızca onların dünyasına bakmıyorum. Biraz da kendime bakıyorum.

Çünkü insan bazen yüzyıllar önce yaşamış bir kadının özgürlüğünü sorgularken kendi özgürlüğünün hangi noktada başkasının elinde olduğunu fark ediyor. Bazen bir patronun bakışında. Bazen ekonomik bir zorunlulukta. Bazen bir ilişkide kendisinden ne kadar vazgeçtiğinde. Bazen bir başkasının sevgisini kaybetmemek için sustuğu bir cümlede. Bazen de “sonra yazarım” diyerek kapatılan bir defterde.

Belki özgürlük yalnızca bir başkasının bize ne yapamayacağını bilmek değildir. Kendimize ne yapabileceğimizi de hatırlamaktır.

Ben artık hayatımın başlamasını beklemek istemiyorum. Her şeyi çözmüş olduğum için değil. Aksine hiçbir şeyin tam olarak çözülmediğini bilerek.

Yine çalışacağım. Yine öğreneceğim. Belki yine başka yerlere gideceğim. Belki yine hayatımın yönünü birkaç kez değiştireceğim. Belki hala kendime ait yeri arayacağım.

Ama bu kez bir sonraki hayatı beklerken bugünü feda etmek istemiyorum.

Çünkü sonunda şunu anlamaya başladım: İnsan bazen ait olacağı yeri ararken kendisine ait olması gereken hayatı gözden kaçırıyor. Belki kendime ait bir oda dediğim şey tam olarak budur. Dünyadan çekilip saklanacağım bir yer değil; dünyaya döndüğümde kendimi kaybetmeyeceğim bir yer.

Ben o odayı henüz tamamlamadım. Ama artık onu başka bir şehirde, başka bir işte, başka bir ilişkide ya da hayatın daha uygun bir zamanında bulmayı beklemiyorum.

Birazını burada kuruyorum.

Bir sayfada.

Bir cümlede.

Bir düşüncede.

Bugünde.

Kendime ait bir oda bulduğum için değil. Kendime ait olmaya başladığım için.

Bir yanıt yazın

gizemzorlu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin