Sabahları artık günün başladığını anlamam biraz zaman alıyor.
Eskiden gözlerimi açtığımda gün, kendisini olduğu gibi önüme bırakırdı. Yapılacak işler, ertelenmiş telefonlar, yetişilecek yerler, kahvenin kokusu, pencerenin önündeki ışık… Hepsi kendi yerinde dururdu. Şimdi ise uyanmakla hayata dönmek arasında, kimsenin ölçemeyeceği kadar kısa ama bana uzun gelen bir mesafe var.
İnsan bir şeyini kaybettiğinde zamanın değiştiğini sanıyor. Oysa değişen zaman değil; zamanın içindeki kendisi.
Bunu ilk başta anlayamıyorsun. Çünkü kayıp dediğimiz şeyin zihinde gerçekleştiğini düşünüyoruz. Bir şey oluyor, bir gerçekliği kabul etmemiz gerekiyor ve bir süre sonra ona alışacağımızı varsayıyoruz. Sanki mesele, aklımızın olan biteni anlamasıyla çözülecekmiş gibi.
Oysa bir şeyin bittiğini anlamakla, onsuz bir hayatın içinde kendine yeniden yer bulmak aynı şey değil.
Kahvaltı hazırlarken bunu düşündüm. Tavayı ocağa koydum. Yumurtaları kırdım, yulafla birlikte çırptım. Bir şeyler yemek istediğim için değil, yemem gerektiğini bildiğim için hazırlıyordum. Ellerim ne yapacağını biliyordu. Ne zaman ocağı açacağımı, hangi malzemeyi nereden alacağımı düşünmeme gerek yoktu. Bedenim, gündelik hayatı nasıl sürdüreceğini benden daha iyi hatırlıyor gibiydi. Ben ise yaptığım şeylerin içinde tam olarak bulunamıyordum.
Sonra kahvaltımı yaptım ve güne devam ettim. Çünkü yapılacak şeyler vardı. Bir şeyler yiyor, dışarı çıkıyor, mesajlara cevap veriyor, yapılması gereken işleri yapıyorum. Gün bitiyor. Dışarıdan bakıldığında hayat sürüyor. Ama bir şeyin sürüyor olması, o hayatın içinde eskisi gibi bulunduğum anlamına gelmiyordu.
Bazen günün ortasında, hiçbir şey olmamış gibi görünen bir anda, bir şey kendini yeniden hatırlatıyor. Bir cümle, bir sokak, bir şarkı ya da daha önce defalarca yaptığım sıradan bir şey. Önce içimde bir şey değişiyor, ne olduğunu anlamam biraz zaman alıyor. Bir anlığına bulunduğum yerden uzaklaşıyorum, zihnimde başka bir zamana gidiyorum. Sonra yeniden buraya dönüyorum. Konuşmaya, yürümeye, işimi yapmaya devam ediyorum. Belki yüzümden hiçbir şey anlaşılmıyor bile. Ama o birkaç saniyede nerede olduğumu yalnızca ben biliyorum.
Bazen bunun için bir anıyı özellikle hatırlamam da gerekmiyor. Bir yerde duyduğum tanıdık bir koku, hiç beklemediğim bir anda beni başka bir zamana götürebiliyor. Ne düşündüğümü, ne yaptığımı bir anlığına unutuyorum. Önce yalnızca bir tanıdıklık hissi geliyor, sonra onun nereden geldiğini anlıyorum. Bir zamanlar bir insanla yan yana dururken, ona sarılırken ya da aynı odada yan yana vakit geçirirken sıradanlaşan bir şey, artık o insanın yokluğunu hatırlatan bir ayrıntıya dönüşüyor. Koku geçiyor, bulunduğum yere geri dönüyorum. Ama bir anlığına, geçmişin yalnızca hatırladığım şeylerden ibaret olmadığını fark ediyorum.
Kaybın tuhaf taraflarından biri de bu sanırım. Bir şeyin yokluğu, her zaman boş bir yer gibi görünmüyor. Bazen tam tersine, hiç olmadığı kadar fazla yer kaplıyor.
O hayatındayken onun varlığını her an düşünmüyorsun. Gün içinde başına gelen bir şeyi anlatmak için aklının bir köşesinde tutuyorsun. Güzel bir şey olduğunda onun da bilmesini istiyorsun. Bir yere gittiğinde, gördüğün bir şeyi onunla paylaşmayı istiyorsun. Bazen anlatacaklarını akşamı bekleyerek biriktiriyorsun. Bir karar verirken farkında olmadan onun bu karardaki yerini de hesaba katıyorsun. Geleceğe dair bir şey düşündüğünde, o insanın da orada olacağı sana o kadar doğal geliyor ki bunu ayrıca düşünmen bile gerekmiyor.
Bunlar büyük şeyler değil. Zaten mesele de bu. Bir insan hayatına çoğu zaman büyük anlarla değil, farkına bile varmadığın küçük alışkanlıklarla yerleşiyor. Sabah uyandığında gelen günaydın mesajı, gün içinde birbirine anlatılan önemsiz şeyler, gece uyumadan önce söylenen son birkaç güzel cümle… Güne onunla başlamak, günün sonunda yine onunla konuşmak bir süre sonra üzerinde düşünmediğin bir rutine dönüşüyor. Sabah mesajını beklediğini, gece konuşmadan uyumak istemediğini bile fark etmeyebiliyorsun. Çünkü bir süre sonra bunları beklemek bile düşünmeden yaptığın bir şeye dönüşüyor.
Sonra o insan hayatından çıktığında, yalnızca birlikte yaptıklarınız sona ermiyor. Ona göre şekillendirdiğin, çoğu zaman kendin bile fark etmediğin küçük hareketler de karşılıksız kalıyor. Gün içinde anlatmak istediğin bir şey oluyor ama artık anlatacağın kişi yok. Sabah uyanıyorsun, gün başlıyor; akşam oluyor, gün bitiyor. Yine de bir zamanlar günün iki ucunda kendiliğinden bulunan o alışkanlık artık yok. Bir plan yapıyorsun ama o planın içinde kendiliğinden bulunan biri artık bulunmuyor. Bazen de hiçbir şey olmuyor; yalnızca günün bir yerinde onunla paylaşmayı düşündüğün bir şeyin sende kaldığını hissediyorsun.
Günün sonunda da başka bir sessizlik kalıyor. Bir zamanlar uyumadan önce sesini duyduğun, günün son birkaç dakikasını anlattıklarınla ve anlatamadıklarınla paylaştığın biri artık yok. Belki gün boyunca kendini meşgul edebiliyorsun. Yapılacak işler, konuşmalar, gidilecek yerler var. Ama gece, bütün bunlar yavaşladığında, bir zamanlar kendiliğinden gerçekleşen o yakınlığın yokluğu daha belirgin hale gelebiliyor. Bazen konuşacak bir şeyin olduğu için değil, günün sonunda yine aynı kişiye dönmeye alıştığın için özlüyorsun.
İnsanın yalnızca birini özlemesi değil bu. Onunla birlikte alıştığı halini, düşünmeden yaptığı şeyleri, geleceği tasarlarken kendiliğinden kurduğu cümleleri de kaybetmesi. Birinin hayatından çıkmasıyla, ona ayırdığını bile fark etmediğin yerler değişiyor. Üstelik bunların ne zaman, nasıl değiştiğini tam olarak söyleyemiyorsun. Yalnızca bir zamanlar kendiliğinden yaptığın bazı şeylerin artık aynı şekilde yaşanmadığını fark ediyorsun..
Belki de birine alışmamız, düşündüğümüzden daha sessiz bir süreç. Birlikte geçirilen zamanın içinde, farkına varmadan küçük bir hayat kuruyoruz. Günlerin birbirine benzeyen ayrıntıları, tekrar eden konuşmalar, bir sonraki buluşmaya dair planlar… Bunlar yaşanırken üzerinde fazla durulmuyor. Çünkü hep orada olacaklarını düşünüyoruz. Bir süre sonra birinin varlığı, ayrıca düşünmediğimiz bir şeye dönüşüyor; tıpkı günün nasıl başlayacağını ya da akşam kiminle konuşacağımızı bilmek gibi.
Bir ilişki bittiğinde o ritim de kesiliyor. Ama insanın alışkanlıkları, bir kararın ardından hemen ortadan kalkmıyor. Zihnin bir şeyin artık olmadığını bilmesiyle, ona göre kurulmuş beklentilerin sona ermesi arasında bir mesafe kalıyor. Artık onunla konuşmadığınızı biliyorsun ama gün içinde anlatmak istediğin bir şey olduğunda bu bilgi her zaman ilk anda aklına gelmiyor. Bazen sabah uyanıyorsun, bazen günün sonunda eline telefonunu alıyorsun ve bir zamanlar kendiliğinden yaptığın bir şeyin artık hayatında olmadığını yeniden hatırlıyorsun. Gerçekliği biliyorsun ama alışkanlıkların o gerçeğe aynı hızla yetişemiyor.
Belki de bu yüzden kaybın ilk zamanlarında kendimizi aynı düşüncelerin içinde buluyoruz. Yaşanan bir konuşmayı yeniden hatırlıyor, bir cümlenin üzerinde duruyor, geçmişteki bir anı başka türlü anlamlandırmaya çalışıyoruz. O gün başka türlü davransaydım ne olurdu, bunu daha erken fark etseydim bir şey değişir miydi, bazı şeyleri farklı söyleseydim sonumuz başka olur muydu diye soruyoruz. Bazen zihnimiz tek bir ana takılıyor. Keşke o gün bunu yapmasaydım, o mesajı göndermeseydim ya da o şeyi yapmasaydım diye düşünüyoruz. Sanki her şeyin değiştiği anı bulabilirsek, sonrasını da değiştirebilirmişiz gibi. Ama aynı olayı yeniden düşünmek, her seferinde yeni bir cevap bulduğumuz anlamına gelmiyor.
Bir noktada, yaşananları anlamaya çalışmakla kendini yaşananların sorumlusu ilan etmek arasındaki sınır bulanıklaşıyor. Çünkü bazen bir ilişkinin neden bittiğini anlamaktan çok, bitmesini engelleyebileceğimiz bir an bulmak istiyoruz. Her şeyin başka türlü olabileceğine inanmak, bazı şeylerin kendi kontrolünün dışında gerçekleşmiş olabileceğini kabul etmekten daha kolay geliyor.
Zihin, geçmişe dönerek bugünü değiştiremeyeceğini biliyor olmalı. Yine de geri dönüyor. Geçmiş, artık müdahale edilemeyen bir yer olsa da içinde hala ihtimaller varmış gibi görünüyor. Bir cümlenin başka türlü kurulabileceğine, bir hatanın onarılabileceğine, bir kararın ertelenebileceğine, bir şeyin daha iyi anlaşılabileceğine inanmak hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimizi kabul etmekten daha kolay geliyor.
Bazen bir şeyi anlamak istediğimiz için değil, onu yeniden yaşamanın bir yolunu bulduğumuz için tekrar tekrar düşünüyoruz. Aynı anıyı farklı bir açıdan ele alıyor, kendimize başka sorular soruyor, bir sonuca ulaşmayı bekliyoruz. Sanki yeterince düşünürsek yaşananların içinden bütün belirsizlikleri ayıklayabilecekmişiz gibi. Sanki bir ilişkinin neden bittiğini bütünüyle anlayabilirsek bitmiş olmasını da daha kolay kabul edebilecekmişiz gibi.
Oysa bir şeyi açıklayabilmek, onunla ilgili bütün soruların sona ermesi anlamına gelmiyor. Bazen ne olduğunu anlamakla neden böyle olduğunu kabul etmek arasında hala büyük bir mesafe bulunuyor.
Bir de insanın kendisini sorgulamaya başladığı yer var.
Kaybın ardından geçmişe bugünkü bilgimizle dönüyoruz. Şimdi bildiğimiz şeyleri, o zaman da bilmemiz gerekiyormuş gibi düşünüyoruz. Sonradan fark ettiğimiz ayrıntıları, sanki o gün de gözümüzün önündeymiş gibi hatırlıyoruz. Oysa o zamanki halimiz, bugün bildiklerimizi bilmiyordu. Bir şeyin nereye varacağını, karşımızdaki insanın ne yapacağını, hangi kararların bizi nereye götüreceğini kesin olarak bilemezdik.
Yine de kendimize karşı acımasız olabiliyoruz. Daha erken anlamalıydım, daha dikkatli olmalıydım, daha az inanmalıydım ya da daha çok çabalamalıydım diye düşünüyoruz. Kaybımızı kendi davranışlarımızda bulduğumuz eksiklere bağlamaya başlıyoruz. Sanki her şeyi doğru yapmış olsaydık, kayıp hiç yaşanmayabilirmiş gibi.
Oysa bir ilişkinin içindeki kendi payımızla, o ilişkinin bütün sonucundan sorumlu olmak aynı şey değil.
Belki de kaybetmek, kontrol edebildiğimiz şeylerle edemediklerimiz arasındaki sınırı en açık haliyle gördüğümüz anlardan biri. Bir ilişkide kendi davranışlarımızdan sorumluyuz. Ne söylediğimizden, neyi görmezden geldiğimizden, nerede sınır çizdiğimizden, nerede kendimizden vazgeçtiğimizden… Ama karşımızdaki insanın seçimlerini, hissettiklerini ve bizim bilmediğimiz iç dünyasını kontrol edemiyoruz. Bir ilişkinin bütün sonucunu tek başımıza belirleyemiyoruz.
Bunu kabul etmek kolay değil. Kendi payımızı anlamaya çalışırken bir süre sonra her şeyin sorumluluğunu da üzerimize alabiliyoruz. Kendi hatalarımızı görmekle, ilişkinin bitmesini kendi hatalarımıza bağlamak arasındaki farkı kaybedebiliyoruz.
Bazen kendime şunu soruyorum: Gerçekten neyi anlamaya çalışıyorum? Yaşananları mı, kendi payımı mı, yoksa bir daha böyle bir şey yaşamayacağımı garanti edecek bir açıklamayı mı?
Çünkü bazen geçmişte bir açıklama bulabilirsek gelecekte aynı şeyin başımıza gelmesini önleyebileceğimizi düşünüyoruz. Daha dikkatli olursak, kendimizi daha iyi tanırsak, yanlışlarımızı fark edersek bir daha aynı şekilde incinmeyeceğimize inanmak istiyoruz. Oysa ne kadar deneyim kazanırsak kazanalım, bir daha incinmeyeceğimizin garantisi yok. Kendimizi daha iyi tanıyabilir, sınırlarımızı daha iyi koruyabiliriz. Ama hayatın önümüze ne çıkaracağını bütünüyle bilemeyiz.
Bir şeyi çok istemek, onun gerçekleşeceğini garanti etmiyor. Bir ilişkiye emek vermek, onun mutlaka süreceği anlamına gelmiyor. Bir geleceği zihnimizde ne kadar ayrıntılı kurarsak kuralım, o geleceğin gerçekleşmesi yalnızca bizim isteğimize bağlı olmuyor.
Ve tam da burada, yaşanmış olanla yaşanmasını istediğimiz şey arasındaki farkla karşılaşıyoruz.
Geçmişte yaşadıkların sana ait kalıyor. Birlikte gittiğin yerler, yaptığınız konuşmalar, birlikte güldüğünüz şeyler, bir zamanlar sana iyi gelen yakınlık… Bir ilişki sona erdiğinde bunların hiçbiri yaşanmamış olmuyor. Hepsi geçmişinde, gerçekten yaşanmış şeyler olarak kalıyor.
Gelecek ise başka. Onlar yaşanmış anılar değil; zihninde kendilerine yer açtığın ihtimaller. Birlikte gitmeyi planladığınız yerler, bir gün sıradanlaşacağını hayal ettiğin günler, henüz yaşanmamış ama gerçekleşeceğine inandığın küçük ayrıntılar… Zamanla bunları da hayatının bir parçası gibi görmeye başlıyorsun. Planlarını yaparken onları hesaba katıyor, kararlarını verirken o geleceği de düşünüyorsun. Sonra ilişki bittiğinde, hiç yaşanmamış olsalar bile bir zamanlar gerçek olacağına inandığın bütün o ihtimallerle de vedalaşman gerekiyor.
Gerçekleşmemiş bir geleceğin yasını tutmak bu yüzden bu kadar zor. Çünkü kaybettiğin şeyin tam olarak ne olduğunu gösterebileceğin bir yer yok. Yaşanmamış bir pazar sabahının fotoğrafı yok. Birlikte gidilmeyen bir ülkenin hatırası yok. Kurulmamış bir evin içinde yaşanmış bir anı yok. Ama bütün bunların zihninde bir karşılığı var. Onları gerçekten yaşamamış olman, bir zamanlar onlar için heyecanlanmadığın, onları düşünmediğin ya da mümkün görmediğin anlamına gelmiyor.
Bazen yaşadığın bir şeyin bitmesine değil, bir zamanlar mümkün olduğuna inandığın hayatın artık mümkün görünmemesine üzülüyorsun.
Bunun ne kadarının o insana, ne kadarının birlikte kurduğun hayale ait olduğunu ayırmak da her zaman kolay değil. Çünkü bir gelecek tasarlarken yalnızca karşımızdaki kişiyi düşünmüyoruz. Kendimizi de o geleceğin içine yerleştiriyoruz. Nasıl yaşayacağımızı, hangi alışkanlıkları edineceğimizi, günlerimizin nasıl geçeceğini, zamanla nasıl birine dönüşeceğimizi hayal ediyoruz. O ihtimal ortadan kalktığında, yalnızca bir başkasının hayatımızdaki yerini değil, kendi hayatımız için çizdiğimiz taslağı da yeniden düşünmek zorunda kalıyoruz.
Bunu düşünürken kahvemi hazırladım. Birazdan spora gitmem gerekiyor, bacak günümdü bugün.
Onun artık hayatımda olmayışı içimde kocaman bir yer kaplarken, aynı anda kalçamın dolgunluğunu nasıl koruyacağımı hesaplayabiliyorum. İnsan bazen kendi hayatının içinde böyle ikiye bölünebiliyor. Bir yanı hala kaybettiği şeyin başında beklerken, diğer yanı hiçbir şey olmamış gibi bir sonraki güne hazırlanıyor.
Spora gitmeden önce aynada kendime baktım. Karnım düz görünüyordu. Belim hala inceydi. Bacaklarım eskisinden de iyi geliyordu gözüme. Bir süredir iştahsızlıktan kaybettiğim kiloları geri almıştım. Antrenmanların işe yarayıp yaramadığını, bedenimde bir değişiklik olup olmadığını anlamaya çalışıyordum.
Sonra birden onu düşündüm. Bana bakışını.
Bu düşüncenin neden o anda geldiğini bilmiyordum. Birkaç saniye önce yalnızca bedenime bakıyordum; sonra kendimi, bir zamanlar onun gözünden nasıl göründüğümü hatırlarken buldum. Birinin sana nasıl baktığını, o bakışın içinde kendini nasıl hissettiğini de özleyebiliyorsun.
İnsan sevildiği bedeni de özlüyor olabilir.
Belki de özlenen yalnızca birinin sana nasıl baktığı değil, o bakışın eşlik ettiği yakınlık. Bir omza yaslanmayı, sarılırken bedeninin gevşemesini, birinin yanında dururken aradaki mesafeyi düşünmemeyi… Bir zamanlar kendiliğinden gerçekleşen temaslar, sonradan hatırladığında fark ettiğin ayrıntılara dönüşüyor. Birinin varlığına yalnızca zihninle değil, bedeninle de alışıyorsun. O insan hayatından çıktığında, alışkanlıklarınla birlikte bedeninin bildiği bazı şeyler de karşılıksız kalıyor. Artık yaşanmayan bir yakınlığı, bir zamanlar ne kadar doğal yaşadığını hatırlayarak özleyebiliyorsun.
Belki de özlediğimiz şeyler birbirinden bu kadar kolay ayrılmıyor. Bir insanı, onun yanındayken olduğumuz hali, bize hissettirdiklerini ve onunla birlikte mümkün gördüğümüz hayatı ayrı ayrı kaybetmiyoruz. Hepsi birbirine karışıyor. Birini özlerken tam olarak neyi özlediğimizi anlamakta zorlanmamız biraz da bundan olabilir.
Çünkü bir insanla birlikte yalnızca anılar biriktirmiyoruz. Kendimize dair bazı duyguları, alışkanlıkları ve henüz yaşanmamış günlere ilişkin beklentileri de onunla birlikte kuruyoruz. Bazen bunların hangisinin o insana, hangisinin onunla birlikte hayal ettiğimiz hayata ait olduğunu ayırmak mümkün olmuyor.
Belki bu yüzden bazı kayıplar, insanın kendisi hakkındaki düşüncelerini de değiştiriyor. Bir zamanlar kendimizi içinde gördüğümüz gelecek artık önümüzde durmuyor. Yerine ne koyacağımızı bilmiyoruz. Üstelik hemen yeni bir ihtimal bulmak zorunda da değiliz. Henüz boş kalan yeri neyle dolduracağımızı bilmemek, oranın sonsuza kadar boş kalacağı anlamına gelmiyor. Ama bunu henüz bilmiyorken o boşluğun içinde bulunmak zorunda kalıyoruz.
Bence kaybın en az konuşulan taraflarından biri de bu: Bir şeyin sona erdiğini bilmekle, o sona göre yeni bir hayat tasarlayabilmek aynı şey değil.
Şimdilik ikisi arasında duruyorum.
Bir yandan neyin değiştiğini biliyorum. Bir yandan da hayatımın hangi parçalarının bu değişime nasıl uyum sağlayacağını henüz bilmiyorum. Günler devam ediyor, yapılması gerekenler var, önümde kararlar duruyor. Ama hayat dışarıdan devam ederken, kendi içimde bazı şeyleri yeniden anlamlandırmam daha uzun sürebiliyor.
Bu da kaybın anatomisinin bir parçası. Bir şeyin tek bir anda sona erebilmesi, onun bizde bıraktığı izlerin de aynı anda sona ereceği anlamına gelmiyor.
Henüz bütün bunların içinden nasıl çıkacağımı bilmiyorum. Belki şu an bilmem gerekmiyordur da. Bir zamanlar kendim için tasarladığım hayatın artık aynı şekilde gerçekleşmeyeceğini biliyorum. Ama onun yerine nasıl bir hayat kuracağımı henüz bilmiyorum.
Bir zamanlar geleceğimde gördüğüm şeyler artık geçmişimde. Kendimi ise henüz nasıl bir geleceğin içinde göreceğimi zaman gösterecek.
Bir yanıt yazın