Son zamanlarda kendime yeni bir düzen kurmaya çalışıyorum. İngilizce kursuna başladım, bir yandan da uluslararası geçerliliği olan bir İngilizce yeterlilik sınavına hazırlanmayı planlıyorum. Uzun zamandır ertelediğim bazı şeyleri yeniden hayatımın içine almak, kendime yeni uğraşlar edinmek ve günlerime başka bir ritim kazandırmak istiyorum. Bu yüzden bugün evde oturup çalışmak yerine dışarı çıkmaya, kendime bir kahve söyleyip birkaç saatliğine de olsa başka bir yerde bulunmaya karar verdim. Masaya oturduğumda önümde İngilizce notlarım, aklımda öğrenmem gereken kelimeler, tamamlamam gereken konular vardı. Önümdeki birkaç saati nasıl değerlendireceğimi düşünüyor, dikkatimi çalışmaya vermeye hazırlanıyordum.
Sonra yan masadaki konuşmaya kulak misafiri oldum.
İki kişi konuşuyordu; daha doğrusu biri kendisini anlatmaya çalışırken diğeri söylenenlerin kendisine ulaşmasına izin vermeyen bir mesafenin ardında duruyordu. Konuşmanın hangi noktada başladığını bilmiyorum, öncesinde neler yaşandığından haberim yoktu. Birkaç cümle sonra, anlatılanlardan uzaklaşıp iki insanın arasında giderek belirginleşen o mesafeye odaklandım. Bir taraf yaşadığı bir şeyi açıklamak, kendisini neden incinmiş hissettiğini anlatmak istiyor gibiydi. Diğeri karşısındakinin sözlerini işitiyor ama sanki onların kendisine değmesine izin vermiyordu; kısa cevapları, yüzündeki ifadesizlik ve konuşma boyunca koruduğu soğukkanlılık aralarındaki mesafeyi kapatmak yerine daha da derinleştiriyordu. Kadın konuştukça o mesafeyi aşabilmek için daha fazla çabalıyor, kendisini biraz daha açıklarsa sonunda anlaşılabileceğine inanıyor gibiydi ancak her yeni cümlesi, aralarındaki uzaklığı azaltmak yerine görünür kılıyordu.
Kadının konuşması ilerledikçe sesinin nasıl değiştiğini fark ettiğimi hatırlıyorum. Başlangıçta anlatmaya çalıştığı şeyi, karşısındaki insanın anlamasını bekleyen birinin sabrıyla konuşuyor gibiydi. Sonra cümleleri sıklaştı, aynı noktaya yeniden döndü, sanki söylemek istediği şeyin üzerinden her geçişinde biraz daha anlaşılmaz hale geldiğini hissediyordu. Belki öfkeleniyordu, belki de öfke gibi görünen şeyin altında çok daha büyük bir çaresizlik vardı. Bunu bilemezdim. Yalnızca bir insanın kendisini anlatmaya çalışırken nasıl giderek kendi sesinin içine sıkışabildiğini görüyordum. Karşısındaki kişi sustukça daha fazla konuşuyor, daha fazla konuştukça konuşmanın içindeki gerilim büyüyor gibiydi. Dışarıdan bakıldığında belki de tartışmayı uzatan, aynı şeyleri tekrar edip duran, giderek hırçınlaşan bir kadın vardı. Oysa ben, o an, bütün bunların ardında anlaşılmadığını hissettikçe daha fazla çırpınan birini de görebiliyordum.
Bu görüntünün bende neden bu kadar uzun süre kaldığını o sırada tam olarak anlayamadım. Önümdeki notlara dönmeye çalıştım ancak aklım konuşmada kalmıştı. Çünkü orada gördüğüm şey bana bütünüyle yabancı değildi. İnsan bazen hiç tanımadığı birinin davranışında, kendi hayatında defalarca karşılaştığı bir durumun izini bulabiliyor. Kadının sesindeki yükselişi, kendisini tekrar tekrar anlatma çabasını, karşısındaki insanın bir türlü duymadığı şeyi bu kez daha açık söyleyerek duyurabileceğine dair ısrarını izlerken kendi sesimi duydum sanki. Kendi kaygımı, bir konuşmanın içindeyken giderek artan o telaşımı, yanlış anlaşılacağımı hissettiğimde cümlelerimi yeniden kurmamı, bir türlü ulaşamadığım bir anlayışın önünde kendimi daha fazla açıklamaya çalışmamı…
Ben de bazen tam olarak böyle oluyorum işte. Bir şeyi anlatmak istiyorum ancak karşımdaki insanın beni yanlış anladığını hissettiğim anda, anlatmak istediğim şeyin kendisi kadar yanlış anlaşılmanın yarattığı kaygıyla da uğraşmaya başlıyorum. Söylediğim sözün başka bir yere çekildiğini düşündüğümde onu düzeltmek istiyorum. Bir cümlem eksik kaldıysa tamamlıyor, bir örnek anlaşılmadıysa başka bir örnek veriyor, hala anlatamadığımı hissediyorsam en başa dönüyorum. İçimde, biraz daha açıklarsam, biraz daha uğraşırsam, bu kez ne demek istediğimin görüleceğine dair bir umut beliriyor. Oysa bazen bu umut beni sakinleştirmek yerine daha da kaygılandırıyor. Çünkü her yeni açıklama, anlaşılmaya biraz daha yaklaştığımı değil, hala anlaşılmadığımı hatırlatıyor. Sesim yükselebiliyor, sabrım azalabiliyor, aynı şeyi tekrar tekrar söylemeye başlayabiliyorum. Ben içeride yalnızca kendimi anlatmaya çalışırken, dışarıdan bakıldığında kendisini dinletemediği için öfkelenen, tartışmayı bırakmayan, hatta karşısındakini bunaltan biri gibi görünebiliyorum.
Bunu kendime itiraf etmek benim için kolay değil. Çünkü kendi içimde yaşadığım şeyle dışarıya yansıyan davranışım arasındaki farkı görmek, kendimi yalnızca niyetim üzerinden değerlendiremeyeceğimi de kabul etmek demek. Benim niyetim anlaşılmak olabilir ama bu niyet, sesimin yükselmesini ya da kaygımın konuşmayı giderek zorlaştırmasını kendiliğinden ortadan kaldırmıyor. Karşımdaki insanın beni dinlemediğini hissetmem, benim de onu dinleyemediğim anlar olabileceği ihtimalini yok etmiyor. Bunu düşündüğümde, kendi davranışlarımı anlamakla kendimi suçlamak arasındaki sınırı bulmaya çalışıyorum. Çünkü kendimde değiştirmek istediğim bir şey olduğunu kabul etmek, yaşadığım her olayda haksız olanın ben olduğum anlamına gelmiyor. Ama kendimi yalnızca ne anlatmak istediğim üzerinden değerlendirmek de yeterli değil; bazen nasıl anlattığıma, kaygımın beni nereye sürüklediğine ve o sırada karşımdaki insanın beni nasıl deneyimlediğine de bakmam gerekiyor.
Yan masadaki kadını izlerken, onun gerçekten ne hissettiğini bildiğimi düşünmüyorum. Belki haksızlığa uğradığını düşünüyordu, belki kendisini suçlu hissettiği için savunmaya geçmişti, belki de benim duyamadığım bir şey yüzünden öfkeleniyordu. Onun hikayesini bilmiyordum, yalnızca konuşmanın bana gösterdiği kısmına tanıktım. Ama kendi hikayemi biliyordum. Bazen bir tartışmanın içinde kendimi anlatma ihtiyacım arttıkça nasıl kaygılandığımı, kaygılandıkça nasıl daha fazla konuştuğumu ve bazen tam da anlaşılmak için yaptığım şeylerin beni asıl anlatmak istediğim noktadan uzaklaştırdığını biliyordum. O an, bir başkasının davranışını izlemekten ziyade, kendimde görmeye alışık olmadığım bir şeyi dışarıdan görüyormuşum gibi hissettim. Belki de beni asıl etkileyen buydu: Kendimi anlamak için her zaman kendi içime bakmam gerekmiyordu; bazen kendi içimde yaşadığım şeyin başkasının davranışında aldığı biçimi görmek de yeterli olabiliyordu.
Bu düşünce beni kendi yaşadığım haksızlıklara götürdü. Çünkü ben de bazı olayların ardından, yaşananın kendisiyle yetinemedim. Beni inciten şeyin ne olduğunu bilmek, onun içimde bıraktığı duyguyu tanımak, yaşadıklarımın bende yarattığı kırılmayı anlamlandırmak bir noktadan sonra yeterli gelmedi. Karşımdaki insanın da olan bitene benim baktığım yerden bakmasını, hiç değilse kendi davranışının bende neye yol açtığını görebilmesini istedim. Beni inciten, daha önce söylenenlerle sonradan yapılanlar arasındaki mesafeydi; bir zamanlar bana sınır olarak dayatılan bir şeyin, aradan yalnızca birkaç hafta geçtikten sonra başka biri söz konusu olduğunda hiçbir engel teşkil etmemesi, benden esirgenen serbestliğin başkasına nasıl bu kadar kolay tanınabildiğini sorgulamama neden oluyordu. Benim için aşılmaması gereken bir sınır olarak sunulan şey, başkası söz konusu olduğunda neden önemini yitiriyordu? Benden beklenen, gerçekten inanılmış bir ilkenin gereği miydi, yoksa yalnızca benim uymam istenen bir kısıtlama mıydı? Sanırım beni asıl inciten, bu çelişkiyi görmek kadar karşımdaki insanın da onu görmesini istememdi. Çünkü içimde, yaşadığım şeyin ancak o da kendi davranışındaki tutarsızlığı kabul ettiğinde bütün açıklığına kavuşacağına, uğradığımı düşündüğüm haksızlığın ancak onun tarafından da tanındığında gerçek ağırlığıyla ortaya çıkacağına inanan bir taraf vardı.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, beni aynı düşüncenin çevresinde bu kadar uzun süre tutan şeyin yalnızca uğradığımı düşündüğüm haksızlık olmadığını seziyorum. Bir de onun inkar edilebilir olması vardı; benim içimde bu kadar yer kaplayan bir şeyin, karşımdaki insanın zihninde yanlış anlaşılmış, abartılmış ya da çoktan geride bırakılmış bir meseleye dönüşebilmesi ihtimali. Benim için yaşananlar, geçmişte benden istenenleri ve o isteklere uymak için gösterdiğim çabayı da yeniden düşünmeyi gerektiriyordu; oysa karşımdaki insan için aynı davranışlar, aynı sözler ve aradan geçen o kısa süre bambaşka bir anlam taşıyabilirdi. Bir insanın düşüncesini değiştirmesi elbette mümkündü ancak benim zihnimdeki soru yalnızca değişimin kendisi değildi. Geçmişte bana bir zorunluluk gibi sunulan şey, bugün nasıl olup da aynı insanın davranışlarını belirlemez hale gelebilmişti? Belki de bu yüzden, yaşananların benim için taşıdığı anlamla karşımdaki insanın onlara yüklediği anlam arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışıyordum; sanki o da bir an durup benim gördüğüm yere baktığında, içimde hala açıklığa kavuşmamış olan şey nihayet yerini bulacaktı.
Belki de bu yüzden içimde bir türlü tamamlanmayan bir konuşma taşıdım. Söylenmiş olanların ardından söylenmesi gerektiğine inandığım cümleleri, bana verilmediğini düşündüğüm cevapları, karşımdaki insanın bir an durup bütün bunlara başka bir yerden bakması halinde neyi anlayabileceğini tekrar tekrar düşündüm. Zihnimde konuşmaların sonunu değiştirdiğim zamanlar oldu; kendimi daha iyi ifade ettiğim, bir noktayı daha açık gösterdiğim, karşımdakinin itiraz edemeyeceği kadar belirgin bir örnek verdiğim başka ihtimaller kurdum. Bazen sanki doğru cümleyi henüz bulamamışım gibi hissettim; biraz daha düşünür, yaşananları daha doğru bir sıraya koyar, söylemek istediğimi eksiksiz anlatırsam anlaşılabileceğime inandım. Şimdi fark ediyorum ki bazen yalnızca karşımdaki insanı ikna etmeye çalışmıyordum, kendi kaygımı da ikna etmeye çalışıyordum. Konuşmanın içinde eksik kalan bir şey varsa onu tamamlayarak içimdeki huzursuzluğu da sona erdirebileceğimi sanıyordum. Belki de bu yüzden karşımdaki insanın vermediği bir cevabı zihnimde defalarca aradım. Çünkü cevabın yokluğu, yalnızca bir sorunun cevapsız kalması değildi; aynı zamanda kendimi anlatmak için gösterdiğim bütün çabanın bir yere ulaşmamış olabileceği ihtimaliydi.
Oysa şimdi kendime sormaya başladığım soru şu: Bir insanın anlamak istemediği bir şeyi, ben ne kadar iyi anlatırsam anlatayım, ona gerçekten gösterebilir miyim? Ya da belki asıl soru şudur: Karşımdaki insan beni gerçekten anlamıyor mu, yoksa anladığı halde, anlayışının kendisinden talep edeceği yüzleşmeden kaçınmak için mi söylediklerimin dışında kalmayı tercih ediyor? Bazen bu ikisi arasındaki ayrımı yapmaya çalışırken bir şeyi açıklamakla onu kabul ettirmek arasındaki mesafeyi unutuyorum; sanki yeterince doğru kelimeleri bulabilirsem karşımdaki insanın da benim gördüğüm şeyi görmekten başka seçeneği kalmayacakmış gibi. Oysa ne kadar iyi anlatırsam anlatayım, bir başkasının beni anlamasını, anladığını kabul etmesini ya da kabul ettiği şeyin sorumluluğunu üstlenmesini sağlayabileceğime dair hiçbir garantim yok.
Bunu düşünürken kendi payımı görmek istiyorum ancak kendi payımı görmekle yaşananların bütün sorumluluğunu üstlenmek arasında da bir ayrım yapmaya ihtiyacım var. Bazen sesimin yükselmiş olması, kaygımın beni tekrar tekrar konuşmaya itmesi, kendimi anlatmakta zorlandığım anlarda daha hırçın görünmem asıl incindiğim noktayı ortadan kaldırmıyor. Bir konuşmada benim de yanlış yaptığım bir yer olabilir; bu, karşımdakinin davranışının bende yarattığı etkiyi geçersiz kılmaz. Aynı şekilde incinmiş olmam da kendi davranışlarımın sorgulanamayacağı anlamına gelmez. Benim için zor olan, bu iki düşünceyi birbirine düşman etmeden taşıyabilmek: Kendime dürüstçe bakmak ve yine de kendime haksızlık etmemek.
Belki de haksızlık meselesi benim zihnimde yalnızca birinin yanlış bir şey yapmasıyla ilgili değil. Bir olayın ardından kendi payımı anlamaya çalışırken karşımdaki insanın payını da görebilmek istiyorum. Oysa bazen kendi davranışımı sorgulamaya başladığımda, bütün meselenin sorumluluğunu kendime yüklemeye ne kadar yatkın olduğumu fark ediyorum. Sesim yükseldiği için mi anlaşılmadım? Kendimi fazla açıkladığım için mi konuşma bu noktaya geldi? Daha sakin olsaydım, daha az konuşsaydım, kendimi daha doğru ifade etseydim her şey başka türlü olabilir miydi? Bu soruların bazıları üzerinde düşünmeye değer. Belki gerçekten daha sakin kalmayı, kaygım yükseldiğinde konuşmaya ara vermeyi, kendimi anlatma ihtiyacımla hemen anlaşılma zorunluluğunu birbirinden ayırmayı öğrenebilirim. Ancak bu soruların hepsini, yaşanan her şeyin nedenini kendimde aramak için sormaya başladığımda, kendimi anlamakla kendimi cezalandırmak arasındaki farkı kaybediyorum.
Benim için zor olan, bazen tam da burada başlıyor. Birinin bana haksızlık ettiğini düşündüğümde, yalnızca bu düşünceyle baş başa kalmak istemiyorum. Karşımdaki insanın da durup olan bitene bakmasını, kendi davranışını yalnızca niyeti üzerinden değil, bende bıraktığı sonuç üzerinden de değerlendirmesini bekliyorum. Bana ne yapmak istediğini anlatmasından çok, yaptığı şeyin benim hayatımda neye dönüştüğünü görebilmesini istiyorum. Çünkü bir insanın niyetiyle davranışının sonucu her zaman aynı yerde buluşmuyor. Birinin kendisini haklı bulması, benim neden incindiğimi ortadan kaldırmıyor; benim incinmiş olmam da tek başına karşımdaki insanın bütün niyetlerini bildiğim anlamına gelmiyor. Bu iki gerçeği aynı anda taşıyabilmek kolay değil. Ben bazen birinin davranışını anlamaya çalışırken kendi yaşadığım şeyi küçümsemekten, kendi yaşadığım şeyi savunurken de artık hiçbir başka ihtimali görememekten çekiniyorum.
Yine de içimde, bütün bu ihtimallerden bağımsız olarak, çok daha basit bir cümleyi duymak isteyen bir taraf var:
Evet, burada sana haksızlık ettim.
Bu cümlenin neden benim için bu kadar önemli olabildiğini uzun süre düşündüm. Belki aradığım şey yalnızca bir özürden ibaret değildi; yaşadığım şeyin kendi algımın, hassasiyetimin ya da olaylara bakış biçimimin bir sonucu olarak açıklanamayacağını bilmeye ihtiyaç duyuyordum. Bir başkasının da durup aynı olaya bakmasını, benim gördüğüm çelişkiyi fark etmesini, yaşananların üzerimde bıraktığı izi bütünüyle bana ait bir yanlış anlama olarak değerlendirmemesini istiyordum. Çünkü insan kendi deneyiminin içinde yalnız kaldığında, bir süre sonra yaşadıklarını açıklamaktan, hissettiklerine inanılmasını sağlamaya çalışmaktan yoruluyor. Kırgınlığının nedenini sürekli anlatmak, hangi davranışın neden ağır geldiğini gerekçelendirmek zorunda hissettiğinde ise yaşadığı incinmişliğin yanına başka bir yük daha ekleniyor. Artık kendi içinde anlamlandırmaya çalıştığı bir deneyimin yanı sıra, o deneyimin başkası tarafından da anlaşılması için verdiği mücadeleyi taşımak zorunda kalıyor.
Bununla birlikte, karşımdaki insanın bir gün gelip bu cümleyi kurmasını beklerken kendime sormadan edemiyorum. Diyelim ki beklediğim kabul geldi. Diyelim ki bir gün, yaşananların üzerinden yeterince zaman geçtikten sonra, karşımdaki insan durup bana haksızlık ettiğini söyledi. İçimdeki hangi şey yerini bulacak? Geçmişte kendimi anlatmak için harcadığım çaba geri gelecek mi? Bir davranışın bende yarattığı güvensizlik ortadan kalkacak mı? O günlerde kendi kendime sorduğum sorular, cevapsız kaldığım geceler, aynı konuşmaları zihnimde yeniden kurduğum zamanlar yaşanmamış olacak mı? Hayır. Bir kabul, geçmişte yaşananları değiştirmeyecek. Ama yine de onun hiçbir şey değiştirmeyeceğini söylemek de doğru gelmiyor bana. Çünkü bazen bir özür, olanı ortadan kaldırmasa bile insanın yaşadığı şeyle tek başına kalmadığını hissetmesini sağlayabilir. Bazen bir cümle, aylarca kendi içinde taşıdığın bir sorunun ağırlığını azaltabilir. Benim istediğim şeyi bütünüyle gereksiz saymak, yalnızca ona ulaşamadığım için kendi ihtiyacımı küçümsemek olurdu.
Öyleyse belirleyici olan, bu isteğin yanlış olup olmadığı değil; istediğim şey gerçekleşmediğinde kendime nasıl davranacağım.
Karşımdaki insanın beni anlamasını istemekten vazgeçmek zorunda mıyım? Beni inciten bir davranışın arkasındaki çelişkiyi görmeye devam ederken, onun bu çelişkiyi hiçbir zaman kabul etmeyebileceği ihtimalini de taşıyabilir miyim? Bir gün geri dönüp yaşananlara benim baktığım yerden bakacağını, söylediklerimin anlamını sonunda kavrayacağını, belki de kendi davranışıyla yüzleşeceğini düşünmekten ne zaman vazgeçmeliyim? Üstelik bunu vazgeçmekle unutmayı, kabullenmekle onaylamayı birbirine karıştırmadan nasıl yapabilirim?
Bazen kendimi, artık geride bırakmam gerektiğini bildiğim bir konuşmanın içinde hala yeni cümleler kurarken yakalıyorum. Söyleyemediklerimi söylüyorum, karşımdakinin verebileceği cevapları düşünüyorum, o cevaplara karşı ne söyleyeceğimi hazırlıyorum. Bir an için her şeyin açıklığa kavuştuğunu, söylenmesi gerekenlerin söylendiğini ve benim de içim rahat bir biçimde oradan ayrılabildiğimi hayal ediyorum. Sonra bu konuşmanın yalnızca benim zihnimde gerçekleştiğini hatırlıyorum. Gerçek hayatta ise karşımdaki insan belki çoktan başka şeylerle meşgul; belki yaşananları benim kadar düşünmüyor, belki kendi davranışını hiçbir zaman benim gördüğüm biçimde değerlendirmeyecek. Benim zihnimde hala sürmekte olan bir mesele, onun hayatında kapanmış bir sayfa olabilir. Bu ihtimali düşündüğümde duyduğum şey yalnızca öfke değil; kendi hayatımın bir bölümünü, artık üzerinde hiçbir etkimin olmadığı birinin vereceği cevaba bağlamış olmanın yorgunluğu da var.
Bunu kabul etmek, ilk anda düşündüğüm kadar kolay değil. Çünkü bir haksızlığı geride bırakmakla, o haksızlığın üzerimde bıraktığı etkiyi inkar etmek arasında büyük bir fark var. Ben yaşananları unutmuş gibi davranmak istemiyorum. Beni inciten şeyi önemsizleştirmek, sırf hayatıma devam edebilmek için kendime her şeyin aslında o kadar da önemli olmadığını söylemek de istemiyorum. Bazı şeyler gerçekten önemlidir; insanın kendisine nasıl davranıldığını hatırlaması, hangi davranışın onda neye yol açtığını anlaması, gelecekte neye izin vermeyeceğini belirlemesi gerekir. Her şeyi affetmek zorunda değilim. Her davranışın ardında iyi bir niyet aramak, her çelişkiyi açıklamak ya da karşımdaki insanın kendisiyle ilgili anlatısına inanmak zorunda da değilim. Ancak kendi hayatımın geri kalanını, geçmişte yaşananların bir gün nasıl açıklanacağına dair beklentime bağlamak istemiyorum.
Belki de benim için asıl güçlük burada. Haksızlığa uğradığımı düşündüğümde, bunun karşılıksız kalmasını istemiyorum. İçimde bir şey, yaşananla ilgili bir hesabın kapanmasını, söylenenle yapılan arasındaki farkın görülmesini, bir zamanlar bana yöneltilen ölçülerin neden artık geçerli olmadığının açıklanmasını bekliyor. Bu beklentinin içinde yalnızca haklı çıkma arzusu yok, adalet duygumun da payı var. Bana yapılanın bir anlamı olmasını, yaşadığım şeyin yalnızca benim içimde büyüyüp sonra benim tarafımdan unutulacak bir olay olarak kalmamasını istiyorum. Ancak adalet duygumun tatmin edilmesiyle hayatımın devam edebilmesi arasında bir bağ kurduğumda, karşımdaki insanın kabul etmediği her şeyin beni biraz daha geçmişe bağladığını fark ediyorum. Onun söylemediği bir cümle, benim düşüncelerimde yeniden yer buluyor; onun görmediği bir çelişki, benim zihnimde tekrar tekrar beliriyor. Ben hayatıma devam etmeye çalışırken bir yanım hala geçmişteki bir konuşmanın tamamlanmasını bekliyor.
Bundan sonra ne yapacağımı kendime kesin bir cevapla anlatamıyorum. Bir sabah uyanıp artık hiçbir şeyi önemsemeyeceğime, yaşananların bende bıraktığı bütün duyguların sona ereceğine, bir zamanlar cevap beklediğim soruları bir daha düşünmeyeceğime inanmıyorum. İnsan kendi zihnine böyle kesin emirler veremiyor. Bazı düşünceler, artık bir işe yaramadıklarını anlamama rağmen geri geliyor; bazı kırgınlıklar, üzerinden zaman geçtiği için kendiliğinden küçülmüyor. Ama belki de ilerlemek, bütün bunların bir gün tamamen ortadan kalkmasını beklemek değildir. Belki ilerlemek, içimde hala cevap arayan bir taraf bulunduğunu bilerek de yeni bir güne başlayabilmektir. Bir sınava hazırlanmak, öğrenmek istediğim kelimelere dönmek, kendime yeni bir düzen kurmak, geleceğimle ilgili kararlar almak… Bunların hiçbiri geçmişte yaşadığım şeyi hükümsüz kılmıyor. Yalnızca hayatımda geçmişten başka şeylerin de bulunmasına izin veriyor.
Kafedeki masama döndüğümde önümde hala çalışmam gereken konular vardı. Yan masadaki konuşma devam ediyor muydu, bilmiyorum. Bir süre sonra sesler gündelik hayatın diğer sesleri arasında kayboldu. Ben de notlarıma döndüm fakat artık aynı düşüncenin içindeydim. Bir başkasının kendisini haklı çıkarmak için karşısındakini dinlemeyi bırakmasını izlerken, kendi hayatımda anlaşılmak için ne kadar çabaladığımı düşünmüştüm. Sonra, anlaşılmanın benim için neden bu kadar önemli olduğunu; neden bir haksızlığın yalnızca yaşanmış olmasının değil, kabul edilmesinin de içimde bir karşılığı bulunduğunu; neden bazen kendi gördüğüm gerçeği bilmenin, karşımdaki insanın da onu gördüğünü bilmek kadar rahatlatıcı olmadığını sorgulamıştım. Bir de kendi sesimi hatırlamıştım. Anlaşılmadığımı hissettiğimde yükselen, kaygım arttıkça daha fazla açıklama yapmama neden olan, bazen beni asıl söylemek istediğim şeyden, ihtiyaçlarımdan uzaklaştıran sesimi. O gün, yalnızca başkasının beni anlamasını ne kadar istediğimi değil, anlaşılmadığımda kendimle ne yaptığımı da düşünmeye başlamıştım.
Bu yazıyı da tam olarak bu nedenle yazıyor olabilirim. Yaşadığım şeylere sonradan bir anlam vermek, kendi haklılığımı bir kez daha kanıtlamak ya da hiç tanımadığım bir okura kimin haklı, kimin haksız olduğunu anlatmak için değil. Daha çok, bir haksızlığın ardından zihnimde nelerin kaldığını anlamak için. Neden bazı olayları geride bıraktığımı düşünsem bile onlara geri döndüğümü, neden karşımdaki insanın söylemediği bir cümlenin benim içimde bu kadar uzun süre yaşamaya devam ettiğini, neden bazen hayatıma devam etmekle yaşananı geride bırakmak arasında seçim yapmak zorundaymışım gibi hissettiğimi anlamak için. Bir de kendimi anlatma çabamın hangi noktada beni korumaktan çıkıp yormaya başladığını, anlaşılmak için gösterdiğim ısrarın bazen kaygımı nasıl büyüttüğünü, kendi içimdeki telaşı karşımdaki insana duyurmak isterken asıl söylemek istediğim şeyin nasıl kaybolabildiğini anlamak için.
Şimdi kendime başka bir soru sormayı öğrenmeye çalışıyorum. Karşımdaki insan bir gün bana haksızlık ettiğini kabul edecek mi? Bu sorunun cevabını bilmiyorum. Belki hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Fakat hayatımın bundan sonraki kısmını, o cevabın gelip gelmemesine göre belirlemek zorunda mıyım? Yaşadığım şeyi anlamak için onun da aynı sonuca varmasını beklemek zorunda mıyım? Birinin benimle aynı fikirde olmaması, benim kendi deneyimimi değerlendirme hakkımı elimden alabilir mi?
Bu sorulara verdiğim cevaplar henüz kesin değil. Yine de şunu biliyorum: Bir gün kendi hayatıma dönmek istiyorsam bunu ancak geçmişte yaşananların bir gün benim istediğim biçimde sonuçlanmasıyla mümkün kılmamalıyım. Karşımdaki insanın kendisiyle yüzleşmesini dilemeye devam edebilirim; bir özrün, bir açıklamanın, geç de olsa gelecek bir kabulün benim için anlam taşıdığını inkar etmek zorunda değilim. Ama bunları beklerken kendime ait olan hayatı da beklemeye alamam. Çünkü yaşananların sorumluluğunu üstlenmekle, yaşananların bütün ağırlığını sonsuza kadar taşımak aynı şey değil. Birinin bana yaptığı şeyi kabul etmemesi, o şeyin bende yarattığı etkiyi ortadan kaldırmıyor; fakat benim de o etkiyi hayatımın geri kalanını belirleyen tek şeye dönüştürmem gerekmiyor.
Haksızlığa rağmen devam etmek, belki de tam olarak budur. Yaşananın yanlış olduğunu düşündüğüm halde onu değiştiremeyeceğimi kabul etmek; birinin beni anlamasını istemekten vazgeçmeden, anlaşılmayı hayatımın devam edebilmesi için zorunlu bir koşul olmaktan çıkarmak. Bunu başardığımda geçmişin önemsizleşeceğini sanmıyorum. Belki bazı şeyleri uzun süre hatırlayacağım, belki zaman zaman yine aynı sorulara döneceğim, belki de bir gün beklemediğim bir anda, artık cevabını aramadığımı düşündüğüm bir şey yeniden içimi acıtacak. Ama bütün bunların arasında, kendi hayatımın bana ait kalan kısmını da görebilmek istiyorum.
Çünkü ben yalnızca uğradığımı düşündüğüm haksızlıkların toplamından ibaret değilim. Bana söylenen sözlerden, benden esirgenen açıklamalardan, kabul edilmesini beklediğim yanlışlardan ibaret değilim. Yaşadıklarım beni etkiliyor, bazı şeylere bakışımı değiştiriyor, kimi zaman beni olduğum yerde tutuyor; ama hayatımın bütün anlamını belirlemek zorunda değiller. Bir başkasının kendi davranışını nasıl hatırlayacağına, kendisini hangi hikayenin içinde haklı bulacağına ya da bir gün dönüp neyi anlayacağına karar veremem. Verebileceğim karar, bütün bunlar belirsizliğini korurken kendim için ne yapacağımla ilgili.
Artık cevap beklediğim her soruyu çözmek zorunda olmadığımı, her çelişkiyi sonuna kadar açıklayamayacağımı, her haksızlığın karşılığında bir kabul ya da özür alamayacağımı öğrenmem gerekiyor. Bu, yaşananları olduğu gibi onaylamak değil; kendimi, değiştiremeyeceğim bir geçmişin önünde sonsuza kadar bekletmemek. Bir şeyin yanlış olduğunu düşünmekle, bütün hayatımı onun yanlışlığını kanıtlamaya adamak arasında bir seçim yapabilmek.
Ve bir gün, karşımdaki insanın ne düşündüğünü artık bilmediğim, benden yana olup olmadığını merak etmediğim, yaşananları kendi zihninde nasıl açıkladığını öğrenme ihtiyacı duymadığım bir yere varacağım. O gün geldiğinde yaşadığım haksızlığı unutmuş olmayacağım belki; yalnızca onun kabul edilmesini beklemekten daha önemli şeylerim olacak. Önümde çalışmam gereken bir sınav, öğrenmem gereken kelimeler, görmek istediğim yerler, kurmak istediğim bir hayat bulunacak. Geçmiş, bütün bunların arasından zaman zaman kendisini hatırlatacak ama artık her defasında beni olduğum yerden kaldırıp aynı konuşmanın başına götürmeyecek.
Bunun ne zaman olacağını bilmiyorum. Şimdilik yalnızca bir başkasının söylemesini beklediğim cümleyi kendi hayatımın önüne koymamaya çalışıyorum. Haksızlığa uğradığımı düşündüğümde bunu kendime itiraf edebilmek, yaşadığım şeyin üzerimde bıraktığı izi inkar etmemek ve yine de hayatımda başka şeylere yer açmak istiyorum. Belki adalet duygum hiçbir zaman bütünüyle tatmin olmayacak; belki bazı soruların cevabı, onları soran kişinin eline hiç geçmeyecek. Fakat bir cevabın gelmemesi, hayatın da cevabını beklemesi gerektiği anlamına gelmiyor.
Ben, bana yapılanların doğru olduğunu kabul etmeden de yoluma devam edebilir miyim? Karşımdaki insanın yanıldığını düşündüğüm halde, onun bunu anlamasını beklemeden kendime dönebilir miyim? Yaşananları önemsizleştirmeden, kendimi kandırmadan, yalnızca artık değiştiremeyeceğim şeylerin karşısında beklememeyi öğrenebilir miyim?
Belki henüz bilmiyorum. Ama en azından artık yalnızca karşımdaki insanın ne zaman anlayacağını düşünmek istemiyorum. Bir gün onun ne anlayacağından bağımsız olarak, benim nasıl yaşayacağıma da bakmak istiyorum. Çünkü hayat, bir haksızlığın kabul edilmesini beklerken de geçiyor; ben bütün bunların bir gün açıklığa kavuşmasını beklerken de önümdeki günler eksilmeye devam ediyor.
Ve ben, yaşananların bir gün bütünüyle açıklığa kavuşmasını beklerken kendi hayatımı ertelemek istemiyorum.
Bir yanıt yazın